
Belki bu günlerde basında Korsan Partisi haberleri dikkatinizi çekmiştir. Kurulduğundan beri çeşitli esprilere konu olduğu için belki de okumadan geçtiğiniz haberlerden biriydi. En azından ben öyle yapmıştım. Yeni kurulan bir partinin bu kadar hızlı bir şekilde büyümesi, acaba bizim içinde bir umut olabilir mi demiştim kendime. Lakin her zaman olduğu gibi yine yanıldım.

Başlangıç olarak bu hareketin ne olduğundan kısaca bahsedelim. Asıl adı Piratpartiet olup 1 Ocak 1996 tarihinde Rickard Falkvinge adında bir İsveçli tarafından kuruldu. Mühendis olacağım deyip, açmayınca okulu terk edenlerden kendisi.
Bu yazıda icatları yüzünden hayatlarını kaybeden bilim adamlarını tanıtacağım sizlere. Onlardan bazılarına bilim adamı demek doğru değil. Belki de onlar bulundukları alanlarda bazı yenilikler getirmeye çalışmış ama bir şekilde başarılı olamamış ya da buluşları kötü sonuçlara yol açmış insanlar. Ya bulduğu bir maddenin yan etkileri, ya tedbirsizlik, ya da macera ruhu yüzünden hayatını kaybeden mucitler. Listenin birinci sırasındaki Marie Curie ile başlıyoruz.



Büyük adamlar, metresleri tarafından destek mi görmüşler, yoksa onların kölesi mi olmuşlar? Bu ünlü kadınlar, yalnızca "aptal güzeller" miydi? Yoksa tarihin akışını etkileyen güçlü kişiler mi?
Ünlü metresleri başka kadınlardan ayıran ayrı bir özellik yoktur. Bu ünlü kadınlar, kendilerini seven erkekler kadar birbirlerinden farklıdırlar. İhtiraslı ya da pasif, zeki ya da akılsız, iyi yürekli ya da şeytanca… Tek ortak yanları, hepsinin ünlü erkeklerin yataklarını paylaşmış olmalarıdır. Çoğu da karanlık köşelerde ölmüştür.
Varlıklı erkekler, keyifleri istedikçe metres tutarlar, zamanı gelince rahatça savarlardı. Ama bir kız ele geçirdiği bir soyluyu kendine bağlamayı becerebildiğinde; varlığa, toplum içinde saygın bir yere, çoğunlukla da siyasal bir güce sahip olurdu. Ödenecek bedel belki çok yüksekti ama burjuva bir kız ya da düpedüz bir fahişe için denemeye değer bir işti bu… Bir kızın, tanınmış birinin dikkatini çekmesi için; şanslı, parlak bir güzellik sahibi, koruyucu adamın istediği biçimde eğlendirmesini bilen, mutlu edebilen, ilgisini her zaman üstünde tutabilen biri olması gerekiyordu.

Pop Art deyince akla gelen ilk cevap “popülist anlayış”tır; oysa ki Pop Art imgeleri tematize eder ve hatta hafif bir mizah anlayışı ile bulunma (varlık) sebeplerini ortaya koyarak sorgular. Pop Art, İngiltere ve Amerika’da 60’lı yıllarda ortaya çıkmış sanat akımıdır. İngiliz pop sanatı, Richard Hamilton, Peter Blake, Roger Coleman gibi sanatçılarla tanınır. Amerikan pop sanatında aynı dönemlerde Jasper Johns, Robert Rauschenberg, Andy Warhol, Roy Lichtenstein ve Claes Oldenburg gibi sanatçılar bu tarzı temsil eder.
Pop Art, sanatın her dalı ve günlük yaşam imgelerinin genel anlamda en çok yaklaştığı; gerçek manada ise birbirinin en fazla düşmanı konumunda olduğu bir tarzdır. Kimi zaman imgeleri kimliksizleştirir, kimi zaman ise imgeleri güçlü ironiyle sorgulatır. Gitgide daha fazla büyüyen tüketim çarkı içine fast food’dan tutun da sinemaya kadar birçok marka girer.
60’lı yıllara imza atmış olan Kennedy’nin, “... aya adım atmış olacağız” sözü, televizyonun başına sabitlenen yaşamlar, Nasa’nın deneyleri, yürüyen yollar, galaksiler arası düşler ve başka oluşumlar, beyaz perdede ve çizgi filmlerde yansımalarını bize göstermiştir. Fütüristik bu eğilimler giderek daha bir belirginleşir. Tüketim kültürü dünyayı sarar ve endüstri geleneği ile gelen yaşam kültürünü sorgulayan pop sanatçıları felsefelerini kolâjla anlatırlar. Bu, aslında son derece parlak, renkli, gerçekçi ya da tam tersi düşünen yaşamdan bir kadrajdır.


Zengin bir Alman ailesinin çocuğu Sophie Scholl... Hitler'in gençlik kamplarında eğitim gördü. Yahudi değil. Polonyalı, Çingene, komünist, sosyalist hiç değil. Sadece gangster olarak gördüğü Nazi Partisi'ne ve onun ırkçı savaş çığlıkları atan devletine karşı. Barıştan yana...
Yeni yetmeliğinde Almanya'da 9-10 Kasım 1938'de Kristallnacht (kristal gecesi) ile Yahudilere yönelik zulme tanık oldu. 7 Kasım günü, ailesine Naziler tarafından işkence edilen 17 yaşındaki Polonyalı bir Yahudi gencin, Paris'teki Alman Büyükelçiliği'ndeki bir görevliyi vurmasının ardından, bu olayı bahane eden Naziler, tüm Almanya çapında Yahudilere yönelik saldırılar düzenlettiler.

Öte yandan, bir haftasonu gezintisinde sakin görünümlü bir gölün su yüzeyi üzerinde duran kanatlı bir canlı görürseniz, nasıl da suya batmadığına hayret edip, hayvanata tebrikler yağdırır mısınız?

AFRİKA’DAN AMERİKA’YA BARACK OBAMA’NIN YÜRÜYÜŞÜ
Afrika’dan zincirlenip getirilen ve beyaz adam tarafından köleleştirilen insanların hikâyesi ilginizi çekmişse, Malcomx ve Martin Luther King gibi siyahların liderlerinin birer birer suikaste kurban gittiklerini biliyorsanız, Amerikan lokantalarına asılan köpekler ve zenciler giremez levhalarının varlığından haberdarsanız, insanların siyah, beyaz, kızıl gibi renkler ile sınıflandırılmasına ve ırkçılığa karşı iseniz, tüm dünyada insanca yaşam için bir rüyam var diyorsanız, Amerikan Birleşik Devletleri’nin ilk siyah başkanı seçilen Barack OBAMA’nın kim olduğunu mutlaka merak etmişsinizdir…


Bir söylence vardır; "nar tanelerini dökmeden yiyip bitiren cennete gider," diye. MÖ. 3200'lerden beri birçok belgede narın adı geçer. Nar Hitit kaynaklarında tahıla dayalı gıdaların yanı sıra önemli bir yere sahiptir. Mitolojik öykülerde de adına sıkça rastlanan bir meyvedir. Anadolu tanrıçalarından "Kubaba", Yunan tanrıçalarından "Hera" ve "Afrodit"in sembolü, ağacın dalları ise bu tanrıçaların saçlarını taçlandıran birer simgedir.

Orhan Pamuk, 1952 yılında İstanbul’da doğdu. İlk romanı ve anketlere göre cumhuriyete damgasını vuran 75 kitaptan biri olan “Cevdet Bey ve Oğulları”nda (1982) ve diğer bir şaheseri olan “Kara Kitap” (1990) adlı romanında anlattığına benzer bir ailede büyüdü. Nişantaşı’nda yetişen Orhan Pamuk, New York’ta geçirdiği üç yıl haricinde İstanbul’da yaşadı. Robert Koleji mezunu olan ve
İstanbul Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde üç yıl okuyan Pamuk, 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi.
Çocukluk ve gençlik yıllarında ressam olmayı hayal etti, fakat 1974’den itibaren yazı yazmayı tercihi ağır bastı.
Üç kuşak İstanbullu bir tüccar ailesinin çerçevesinde, Türkiye’nin son yüzyıllık macerasını hikâye eden “Cevdet Bey ve Oğulları” adlı romanı, 1979’da Milliyet Roman Yarışmasında ödül aldığı gibi, 1983 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü'ne de layık görüldü. Aynı yıl ilk baskısı çıkan; üç mutsuz kardeşin İstanbul yakınlarında bir sahil kasabasında, 90 yaşındaki ninelerinin evinde geçirdikleri bir haftalık hayat dilimini anlatan “Sessiz Ev” adlı romanı ile 1984 yılında Madaralı Roman Ödülü’nü aldı. Pamuk, “Sessiz Ev”in Fransa’da çıkan çevirisi ile 1991’de Avrupa Keşif Ödülü’nü kazandı.
17. yüzyılda İstanbul’a getirilen Venedikli bir köleyle bir Osmanlı âlimi arasındaki ilişkiyi anlatan tarihi romanı “Beyaz Kale”(1985) ile Pamuk, yurt içi ve yurt dışında ününe ün kattı.

Michael Fred Phelps, Amerika'nın idolu haline dönüşmüş yüzücü, 1985 yılında Baltimore, Maryland'de doğdu. Babası, Fred Phelps, Maryland devlet polisi olarak çalışıyordu. Annesi, Deborah Sue Debbie Davisson Phelps ise okul müdiresi olarak görev yapıyordu. Phelps'in annesiyle babası daha o 9 yaşında iken boşandı. "MP" olarak da isimlendirilen Phelps'in iki de (Hillary ve Whitney adında) yüzücü ablası vardır.

Çocukluğunda Hiperaktivite Bozukluğu (aşırı hareketlilik) teşhisi konulan Phelps 7 yaşında yüzmeye başladı. Hiperaktif olduğu için ablaları tarafından bu spora yönlendirilen küçük Phelps, havuzda kendine ve çevresine problem olan tükenmez enerjisini dışarı çıkartmak için şans elde etmiş oldu. Çok kısa bir sürede yüzme tekniğini kapan Phelps, 10 yaşında kendi yaş kategorisinde Amerika rekoru kırdı. Aynı zamanda Kuzey Baltimore Aquatik Kulübü'nde antrenör Bob Bowman'ın denetimi altında antremanlarına devam etti ve kendi yaş kategorisinde birçok rekora daha imza attı.